Durum, dram, drum

Durum, dram, drum

25 Nisan 2017 Salı

Bir şiir, yazan: Şükrü Erbaş


DEĞİRMEN TAŞI

Suların akışından denizler edinen çocuk
Bulutlara özenen, kuşları ezber eden...
Bir kuyu kapağı gibi kapandıkça üstüne
              sahip oldukların
Yüreğinden başka gücün yoksa
    bu "saygısız kalabalığa" karşı
Aşk da bir değirmen taşı olacaktır
              çimlenen soluğunda
Acemi gövdesine dünyaları giyinen çocuk...

1996






27 Temmuz 2016 Çarşamba

Şarkılar Yine Şarkılar

Şarkılar Kafamızı Kaldırmamıza Yardım Eder mi?

Dinlediğimiz şarkıya bağlı ve ruh halimize galiba.
Suya düşmüş söğüt dalı gibiyseniz ve yıllar önce birinin bunu yazıp söylediğini görürseniz yüzünüz gülmeye başlayabilir. Gülerken aynı anda ağlarsınız. Ve gizli gizli değil de açıktan ve akşam olmasını beklemeden ağlarsınız.

Belki de dökülen gözyaşları içinde, gece görünen Ay'ı, köşede bekleyen avcıları ve hainler mezarlığını üst üste girmiş imgeler halinde ve patlayan fotoğraflarla ve tank atışlarıyla ve tüm yok sayılma acılarıyla bir karışık kokteyl halinde iliklerinizde duyarsınız.

Şiir şarkı edebiyat filmler oyunlar aşklar çocuklar güller kokular ve tabii sincaplar ve tüm diğer hayvanlar, olan olabilecek tüm güzel iyi şeyler ve görüntüler kaçıverir.

Tiyatro sözcüğünün ikinci, üçüncü mecazi anlamı televizyonlarda darbe girişimine dair yorumlarla tümümüzün kafalarına çakılırken ve yok oluşa dair tüm uyaranlar ağzımıza burnumuza vura vura kan ve itlik den başka en ufak iyice şeyleri yok ederek saçılırken bir de dünyadaki en kıymetlimiz bir duvar çekerse önümüze... Allah'a sarılmaktan başka çareniz kalmaz. Allah yardım eder mi? Kim bilir... Ben etmez sanıyorum ama belki de ediyordur.

Hani "Ölüm eşitler." idi insanları.
Hainler mezarlığı nedir? Nasıl insanlarsınız lan siz? Ölmüş.
Tamam en fazla içinizden "gebersin, iyi olmuş" dersiniz de "Hainler Mezarlığı" diye tabela yaptırmak ne? Böyle bir mezarlık kurgulamak ne? Ne biliyorsunuz o hain darbecinin hangi nedenlerle o rolde olduğunu? Ya tamamen salaklığından ya da saflığından ya da yaptığı ve sizin varlığını beslediğiniz iş, meslek kuralları gereği yani sadece emir kulu olarak oraya düşmüş, o rolü oynamak zorunda kalmış ise? Bütün doğru ve yanlışları kusursuz bilen kim varsa Allah kahretsin onu.

Kişisel gelişim kitaplarındaki solüsyonlar gibi çarelerimiz var.
Rüzgara kendini kaptıran insanımız, çoğunlukla ve hatta tamamıyla ne yaptığını bilmez halimiz.. İçimizden nefret ya da acımak ve benzeri pis duygular çıktığında şaşırırız bir de.

En kıymetlim, "daha seninle görüşmeyeceğim" dediğinde ve bu adaletsizlikse, ve bu saçmaysa, anlaşılmazsa karnıma vuran şeyin ne olduğunu anlamadan ve düşündükçe hala aynı fiziksel acıyı hissederek geçen günler gibi...
O anda işte bir mucize olmaz.
Birisi elimden tutar, bilmeden. Bilmez ama duyar.
Bir kuş ölür, biber yeşerir, bir boru patlar.

Bilmez ama hisseder. Hem nasıl hisseder.

Aynı anda işlik-deki mevzular üstümüze gelir,  hepsi birden gelir.

Biri elini uzatır. Tutarsın, tutamazsın. Belli belirsiz bakarsın.
İşte o an bir şarkı patlayıverir. Kulaklardan kalbe, akla, burna ciğerlere dolar.

Yavaşça kafamı kaldırırım ve...

19 Ekim 2014 Pazar

esti baharın nesimi


esti baharın mevsimi

çok eskiden, otuz yıl önce falan, dolma kasetler vardı, alırdık. içindekiler bazen yazılı bazen de yazısız, belirsiz olurdu. meğer hepimizdeki boşa para verme(me) takıntısının temellerini atan kişilik bozukluğunu ve aslında çok sonra anlayıp mücadeleye başlayabildiğimiz, kimilerimizdeyse kalıcı olan bu arızayı, müzik dinleme, anlama durumu üstünden yaşarmışız da haberimiz bile olmazmış.

ve fakat -konuyu da dağıtmadan- bazen bir şarkı/türkü çıkar karşınıza ve “aya baktım ay görünmez der” bu, kaybolmaya teşne kayıtlarda.

biraz önce de tam bu oldu -aslında şöyle oldu-:
otuzbeş gün kadar önce iskenderun’da gezerken müzik dinlemek istedim ve müzik cd’leri satan bir dükkan buldum. “türk rock” ve “türkülerimiz” yazılı, satıcıdan kurtulmak için aldığım ve 16 tl ödediğim iki dolma cd’yi alıp çıkacakken, satıcının iç kıyıcı bir tonlamayla “abi beş lira daha ver bunu da al -özgün müzik-“ dediği cd’yi de türlü iç çatışmalarıyla beraber alıp çıkarken ne bileydim başıma gelecekleri. içinde yüzlerce parça olan, bilgisayara takmadan arabanın teybinde dinlemeye gayret ettiğim bu cd’ler işte o otuzyıl önceki hissi verdiler. ki işte o özgün müzik cd’si, esti baharın nesimi şarkısını tekrar çıkardı karşıma.
o eski zamanlarda, dinlediğim bir şarkıyı ve ilintili meseleleri takip ederdim ben, bazan şarkıyı söyleyeni, bazan yazanı (eğer bulabilirsem) bazan da şarkıda geçen bir sözü ya da verdiği duyguyu.

belki de şarkı böyle yazılır böyle söylenir deme cüreti de bu zamanlara bağlanır.

dinlemeye üşeniyor olacaklar için (ki türkçede böyle bir fiil zamanı yoktu o zamanlar) sözleri altta:
şarkı böyle yazılır böyle söylenir:

esti baharın nesimi
ne hoş edalı kesimi
aldım o yarin sesini vay vay
aldım o yarin sesini

bak ay göründü meşeden
avcılar bekler köşeden
kokusunu gülden almış
yanakları menevşeden

esti baharın nesimi
ne hoş edalı kesimi
aldım o yarin sesini vay vay
aldım o yarin sesini

aya baktım ay görünmez
her yare gönül verilmez
ayrılık ne yaman derttir vay vay
başa gelmeden bilinmez

esti baharın nesimi
ne hoş edalı kesimi
aldım o yarin sesini vay vay
aldım o yarin sesini

ve o bozuk kayıtlarda erkek kulaklarımızla tam duyamadığımızdan tam da anlayamadığımız, bunaldığımız, sonunda her bir haltı matematiksel ve mantıksal anlamaya da gerek olmama durumunu bize müzikle anlatıp bizi, törpüleyen, bileyleyen, oynatan, ağlatan sarhoş eden şarkılara, türkülere, müzisyenlere, yorumculara, sevgi saygı ve selamlar gitsin. dua niyetine…
https://www.youtube.com/watch?v=yccUHDIfl_U


2 Ocak 2012 Pazartesi

Neye göre?


Güneşin azlığı, hassasiyetin çokluğu, şehirle bir olup aklını karıştırmıştı.
“Yazmak” eylemini, bildiği dilde gerçekleştirme isteğiyle masanın başına oturdu.
Sözler bıçak gibiydi.
Kanaldaki durgun suya yansıyan katedral imgesi ve yanındaki buldog amarikano’nun verdiği enerji,  uçucu madde etkisi yapmıştı.
İki uçuş, ki birinin kalkışı diğerinin inişi; silikti...
Patırana patırana kalkan ve inen bir uçaktı sanki, her an dağılacak gibi...
Akşam güneşi yüzüne vurduğunda birkaç metre uzağındaki tavuskuşuna baktı. Göz göze gelmek isteği, apaçık okunuyordu yüzünden.
Tavuskuşu oralı olmadı, kuyruğunu sallar gibi yaptı bıyıklı binaya..
Bıyıklı bina da, ona oralı olmadı. “duruyom ben” dedi, içinden.
“tamam, dur sen, birşey diyen olmadı ki” dedi.
Vitrine takıldı gözü, oysa birkaç saniye öncesine kadar kırmızı ışıkta (ve peşinden gelen sarı, yeşil...) karşı kaldırımdan kalkıp üstüne gelen adama odaklanmıştı bütün dikkati. Olsa olsa kırmızı ışıkta ancak, bana doğru yürür bu, dedi. içinden. Öyle olmadı, belki de şöyle oldu:
Kımızı ışıkta karşılaştılar, sarı ve yeşilin peşine birbirlerine doğru yürümeye başladılar, adam durakladı. Onun duraklamasını gören kadın da durakladı, birkaç yüz milisaniye. Adam durdu, kadın devam etti, başını çok az çevirerek. Adam arkasından baktı. Vazgeçti karşıya geçmekten. Yolun ortasında. Gerisin geri geldiği tarafa döndü ve kadını takip etmeye başladı. Bu takip yüzyıllarca sürecek bir takipti.
Ve buyurdu: “her kim ki; kırmızı ışıkta durup, sonra devamında karşıya geçerken, kendine çekici gelen birini görür de istikametini değiştirmezse: İlk gelen arabaya çiğnensin.”
İşte bu yüzden bir sürü insan arabaların altında can verdiler. (Ta ki arabalara yaya sensörü konulana kadar. Yaya sensörü 2014 yılında bulundu ve 2120’den sonra bütün arabalara standart konfigürasyon olarak yerleştirilmeye başlandı. Lanet yüzyıllarca sürecekti, teknoloji olmasa.)
Bi garip bi adamdı, istediği yöne çevirebiliyordu aklını ve kendini, oysa diğer insanlar öyle miydiler? Karşıdan karşıya geçmeye çalışan insanların telaşını izlediniz mi hiç? Işığın kendileri için yeşile dönmesini bile bekleyemeden yola atılan insanları...
(Ben kırmızı ışıkta beklerken, kendimi “starting box” ‘da bekleyen bir at sayarım bazen. Eskiden çok yapardım bunu şimdilerde de hala yaparım, seyrek olarak. Çok zevklidir... Neyse hikayemize dönelim.)
Vitrin inanılmaz bir hassasiyetle düzenlenmiş, çok eski, ne olduğu bile anlaşılayamayacak eskilikte fakat gıcır gıcır aletler içeriyodu, ve bir iki resim. Ve otlar. Gördüğü an ve takip eden bir kaç saniye içinde vitrini incelemesinin dakikalar sürebileceğini anladı. Kadın vitrininin hizasını çoktan geçmiş ilerliyordu. O mu? Bu mu? o mu? bu mu? o mu? bu mu? derken... kısadevre yaptı. Kalakaldı.
Her nasılsa dükkanın içinde buldu kendini. Vitrini seçmişti, bilerek ya da bilmeyerek.
Ve yine bilip bilmeden konuşmaya başladı.
Tezgahtarla başka dili konuşuyorlardı.
Sıcacık bir sohbet.
Farklı dillerde. Bu sohbet ne kadar sürdü, kimse bilmiyor...
Takip etmeyi seçmediği kadın da yanındaydı. Tercümanlık yapıyordu adama. Dört çeşit çay aldı. Dükkan çaycı dükkanıydı. Çıktılar. Az önceki yaya kaldırımına geldiler. Yeşili beklediler. Yeşil yanmadı, ışıklar bozulmuştu.

Teknolojinin bu kadar ilerlediği bir zamanda, nasıl olur da insanlık trafik kazalarından bu kadar insanın kaybedilmesine göz yumar? Sayısallaştırmaya kalksak: Ve kıyaslasak. Son bir yılda Libya’da birbirini öldüren insan sayısını; Türkiye’de trafik kazalarından ölen insan sayısına bölsek. Ne çıkar sizce? Ölümlerin, kayıpların kök sebebi midir, onları acıklı kılan? Ve gündemde tutan? Kök sebep denen şey nedir peki? Ne çıkar arabaya binmesek? Ya da; ne çıkar, arabaların en fazla hızları fabrika ayarı olarak 80km/saat’le sınırlandırılsa. Yine daha ileri gidip kıyaslasak: devlet, pkk çatışmasında ölen insan sayısını, ki bu da son 30 yıl için olsun, trafik kazalarından ölen insan sayısıyla kıyaslasak. Nereye varır bu kıyaslamanın sonu? Bir yere varsa ne çıkar? Bilmiyorum, belki de bilmezden geliyorum. Ölümleri aklileştirmek olarak anlar mı, bu soruları, bu yazılanları okuyanlar?
Ama şunu biliyorum: Annesi babası eve gelmeyen bir çocuk ağlarken, “neden gelmediğine” bakmadan ağlar. Ve bütün bunların arabaların, uçakların, gemilerin kullanmak zorunda olduğu yakıtlarla ne ilgisi vardır? Ve çocuklar neden arabaları, uçakları, gemileri severler?
Ve neden ben bu yazıyı hiç sevmeden yazdım? Ve neden sizin içiniz sıkıldı okurken?

5 Aralık 2011 Pazartesi

Kulaklı ağaç, kartal, fare, köpek, kedi ve ben..


Alışmak, insan nasıl alışır? Peki köpeklerin, kedilerin alışma mekanizmaları nasıl çalışır?
Bugün akşamüstü, hemen hergün geçtiğim yolda kulakları olan bir ağaç farkettim. Acaba dinlemeye mi yarar o kulaklar? Kocamandılar. Aramızdaki mesafe uzaktı, ölçü veremiyorum. Aynı anda yırtıcı olduğunu düşündüğüm bir kuş gördüm, müthiş süzülüyordu ve sanırım bir çöl kartalıydı. Çöl faresini ise, görmesem de hissetim. Bir yandan çıkan duman ve ateşe kafasını takan Çöl Faresi diğer yandan da doğal düşmanı olan kartalı kolluyordu bence, yem olmamak için... bense, içinden inemediğim arabadan; kulaklarını merak ettiğim ağacın durumuna takılmıştım. Yol döndü, kulaklar kulak olmaktan çıkmıştı.
Gözlerimi kapayıp, ağaçla, kartalla ve fareyle telepati kurmaya çalıştım. İstemediler. Çok sinirliydiler; “kedilerin köpeklerin yüzlerine bak.” Deyip, kestirip attı üçü de, ağız birliği etmiş gibi. Üstelemedim.
Daha önce gördüğüm köpek ve kedilerin yüzlerini hatırlamaya çalıştım. Hatırladım sanki:
Kediler çok az sayıdalar burda.  Ezik, bıkkın, umarsız ve aç.
Köpeklerse; güleryüzlü, korkak, üzgün ve yine aç gözlere sahipler. Hepsi de en ufak bir harekete iki metre geri giderek karşılık veriyorlar, hareketin niyetine aldırmadan.
Arabadan inememek yeni karşılaştığım bir şey. Düşünün ki; bir arabaya biniyorsunuz, bindiğiniz ve indiğiniz yerler hep aynı ve bu yerler sizin tasarrufunuzda değil. Ve buna alışıyorsunuz. Kolayca. Kendiliğinden.

Ağaçlara, kartallara, farelere, kedilere bunu yaptıramazsınız. Hadi belki köpeklere... o da belki...

münavır ile taşkın'ın üç delikli priz macerası



ingilaz sömürgesi bazı ülkelerde prizler üç delikli oluyor, ya da ben öyle sanıyorum. burda da öyle. yanyana iki delik biraz üstte az daha büyükçe üçüncü delik, eksenleri eşkenar üçgen teşkil edecek halde öylecene duruyorlar. fişler ise ikili...
alttaki iki deliğe ikili fişi takınca elektiriği alıveriyorsun. fakat üçüncü deliğin girişinde, içerde plastik parça var ki; o parçayı alta doğru dürtmeden alttaki iki delik kilitli gibi oluyor... muş... fiş alttaki deliklere girmiyor. 2-3 tane fişi kırdıktan sonra durumu keşfetmiştim.
58 gün falan oluyor, geldiğimin ikinci belki üçüncü günüydü. ikili pirizin bir bacağını üste dürtüp, diğeri alttaki deliklerden birindeyken (ve fakat kesinlikle yapılmaması gereken bir praktis) alt deliğin kilidi açıldığı an, üstteki bacağı çıkarıp diğer deliğe takmaya çalıştım. patladı. benim ve komşu bazı konteynırların sigortaları attı. münavır'a gittim. "sir what hepınd" dedi. "az gel la" diyerek odama doğru sürükledim onu. "sigorta mı attı?" dedim. "aağğyyğuuuu sir ay tink so" dedi.

sigortalar selman bey'in odasındaymış. ki selman bey proje müdürümüz olur. saat te epeyce geç. münavır, beni selman bey'in odasının önüne götürüp arkama saklandı. adamcağızı uyandırdık.
--şefim sigortalar sizin odanızdaymış kusura bakmayın
--benim de elektirikler kesildi. jeneratör niye çalışmadı acaba?
-- hımm
münavır sigortaları kaldırdı, odama döndük.
--wat did you do sir? dedi..
tam benim buluşum olan fiş takma modelini ona gösterirken.
"ğğuyy nno no söörrr." diyerek çırpınmaya başladı
"yav tamam sakin, canlandırma yapıyorum cicim" dedim.
bir eline ikili fişi diğer eline bir kalem alan münavır; elindeki kalemi üst deliğe dürtüyordu ki; bu kez ben çırpınmaya başladım. "la dur la, çarpılacan" dememe kalmadan.. fiş pirizdeydi ve münavır çarpılmadı. üstteki delük topraklamaymış. ama olmayabilirdi de..
heh hee bir yaşıma daha girmiştim. halen ve yine de bu uygulamayı yaparken plastik bir madde kullanmayı tercih ve tavsiye ederim..
saygılarımla,

kısa bir diyalog, peşine nefis bir şiir, eski yazılar bitmek üzere...

sabah biraz iş yaptım. öğle yemeğinden sonra kahvemi alıp odamda "Bizim Büyük Çaresizliğimiz" filmini izlemeye meylettim. fakat aklım dışardaki güneşte kalmıştı. kapıyı araladım içeri güneşle beraber sinan girdi. burdaki kıymetli delilerden birisi kendisi.
--napıyorsun?
--film seyrediyorum..
--ne filmi?
--"Bizim Büyük Çaresizliğimiz"
(pc ekranına bakarak..)
--yerli filim mi?
--evet.
--gel otur seyredersen..
--yabancı filim yok mu?
--yok. ne filmi?
--ekşın mekşın ceymis bond vizyon filmi yeni film falan..
--bu da yeni..
--yok. ben gidiyom. çok canım sıkılıyor AMK.
--kitap verim mi sana?
--ne kitabı?
--ne kitabı istersin?
--bu ne? (kendi kendine kitabın adını okur)
--onu ben okuyorum. öykü kitabı verim mi sana?
--bu ne?
--onu da ben okuyorum.(bu arada ben kitapları karıştırıyorum)
--ne öyküsü?
--al.
--şiir mi?
--haa şiir miymiş o. al bunu al..
onu da sevmeyince;
--seyfti hendbuk veriym sana al..
--onu biliyom zaten. benim ingilizce kitaplarım var sağol ..
dedi ve gitti sinan, güle güle dedim ardından..
sonra aralık kapıdan gelen güneşi artırmak için aralığı büyüttüm. filmi kapattım ve "Sarkaç" isimli, benim hikaye sandığım, şiir kitabını okumaya başladım...

Yıkandım
Koku sürdüm
Rüzgar dinledim
Şarap içtim
Denize baktım
Hazırdım...
m.z.saçlıoğlu

BRANDENBURG'UN DÖRT ATLISI

Biraz sinirlerim bozuk bugün, nikotin bandıyla beraber sigara içince oluyor bu, nasıldı;
“insan kadar salak bir mahluk yok ki; aynı şeyleri, üstelik aynı sırayla yapıp, farklı bir sonuç ortaya çıkmasını beklesin...”
Sözün orjinali böyle değildi, aklımda ana fikri kalmış.. neyse... Canını sıkmamak için sevgili bıloki, Mehmet Zaman Saçlıoğlu’dan bir hikaye paylaşıyorum bugün..(MZS’nin öykü kitapları şiddetle tavsiye olunur... İsteyenler kitabı alabilirler, ve yazara çok çok çok teşekkürler, belki peşinen ve aynı anda da özürler,.. şayet sanal ortamda hikayesini paylaşmama kızarsa...)

BRANDENBURG'UN DÖRT ATLISI

-Eskimiş zamanlar satıyorum, yitirilmiş yolları satıyorum, unutulan başarıları satıyorum. Sudan ucuz... Haydi, sudan ucuz...
İriyarı, genç adam, alana doğru bağırıyordu. Tarihi Brandenburg kapısının hemen altında, alçak, uzun bir masanın üzerindeki üç öbeği oluşturan nesnelerin neler olduğunu, bu ilginç çağrıya kulak verip yaklaşanlar görebiliyordu.
Masanın üzerindeki birinci küme, saat kümesiydi. Değişik markalarda, çoğu köstekli, kaba görünüşlü, kimi çalışır kimi durmuş yüzlerce saat üstüste yığılmıştı.
İkinci küme irili ufaklı pusulalardan oluşmuştu. Kapaklı, kapaksız, zincirli, zincirsiz, kimileri deri kılıflı, kimileri tahta kutulu yüzlerce pusula, bir karmaşa içinde alıcılarını bekliyordu.
Üçüncü yığını oluşturan çeşitli madalyalara bakanlar, bunların, bir zamanlar gergin, gururlu göğüslere nasıl takıldıklarını, yıllarca övünerek nasıl taşındıklarını düşünebilirlerdi.
Genç, sarışın, iri yarı adam, el, kol hareketleriyle, bağırarak alıcılarını çağırıyordu.
--Eski dönem saatlerine bakın, eski dönem saatlerine..
--Ucuza kahramanlık isteyen var mı? Ucuza kahramanlık madalyası...
--Yönünüzü yitirmeyin; karanlıkta, aydınlıkta yönünüzü yitirmeyin..
Kısa zamanda bir turist grubu masanın önünde toplandı. Bir sürü insan, meyve seçer gibi pusulaları, saatleri, madalyaları ellerine alıyor, ağırlığını tartıyor, saatlerin içini açmaya çalışıyor, madalyaları göğüslerine yaklaştırıyor, birini bırakmadan ikincisini, üçüncüsünü alıp inceliyordu.
--Aman karışmasın... Zamanınız mekanınıza, mekanınız başarınıza karışmasın. Lütfen hepsini kendi yerine koyun. Ne arıyor saatlerin içinde madalya! Lütfen dikkat edin hanımefendi. O madalya üstün hizmet madalyasıdır, bir eşini daha zor bulursunuz.
Kadın:
--O kadar değerliyse neden satıyorsunuz?
--Ekmek parası hanımefendi. İnsan ekmek için saatini de satar, pusulasını da, madalyasını da. Açlık başka şeye benzemez. Kiminin karnı toktur madalyayla uğraşır; ama aç olan madalyasını ekmekle değişir.
Başka bir adama dönerek:
--Beyefendi dikkat edin, zorlamayın; o saatin kurma düğmesi çok hassastır.
--Neden sağlam görünüyor oysa. Bu kadarcık bir zorlamayla kırılırsa bu ne işe yarar ki?
--Saat zaman demektir beyefendi, zorlamaya gelmez. O kendi hızıyla akar. Her saatin ayrı hızı ayrı direnci vardır.
-- Ayrı hız mı? Ne yani, bu saatler bozuk mu? Aynı hızla dönmüyorlar mı?
--Siz bu dünyada aynı hızla dönen iki saat bulabilir misiniz? Tüm saatler bozuktur beyefendi. Şimdi sizin saatiniz üçü on geçeyi gösteriyor. Dün güneş bu saatte bir dakika daha gerideydi. Aynı yerde saat her gün değişiyor. Ya Çin’de saat şimdi kaç biliyor musunuz? Sonra, yanınızdaki güzel hanımın saatiyle, sizinkinin arasında bile birkaç saniye fark vardır. Tüm saatler bozuktur beyefendi, tüm saatler bozuk...
Bir kadın:
--Siz filozof musunuz?
Satıcı:
--Hayır, bozuk saat satıcısıyım. Bozuk pusula, bozuk madalya da satarım. Olur olmaz birçok şey satarım da hepsi bozuktur.
Bir genç adam, gülerek:
--Bozuk saat ve pusulayı anladık da, bozuk madalya nedir?
Satıcı:
--Bozuk madalya, yanlış iş demektir. Yapılmış, yapılan ve yapılacak olan yanlış işler.
--Nasıl yani?
--Bir zamanlar en çok düşman öldürene de, en iyi casusluk yapana da, en iyi müzüsyene de, en iyi şaire de, en hızlı duvar örene de, en çok buğday yetiştirene de madalya verdiler. Sokaklarda dolaşan madalyalı insanlardan hangisinin katil, hangisinin sanatçı, hangisinin işçi olduğunu anlamak mümkün değildi. Hepsi madalyalarıyla övündüler; hepsi ölürken madalyalarını çocuklarına bıraktılar. Bunlar, yapılmış yanlış işlerdir.
Şimdi yapılan yanlış işlere gelince:
Bu madalyaların her biri birer yeteneği, emeği, başarıyı simgeliyor; ama küçük paralar karşılığında alınıp satılıyorlar. Alan ve satan, onların, simgeledikleri değerleri üzerlerinde taşımadıklarını, o değerlerin madalyaları taşıyan göğüslerde kaldığını, bu küçük nesnelerin, neredeyse ancak yapıldıkları malzeme kadar değerli olduklarını biliyorlar. Madalyaların gerçek sahipleri ise, madalyaları göğüslerinde taşımadıkları sürece başarılarının tarihin karanlığında yok olacağını bildikleri halde, birkaç öğünlerini karşılamak için bunları satıyorlar. Üstelik yine acıkacaklar.
Sayın baylar, bayanlar, size gelecekte yapılacak yanlış işleri de anlatmaya kalksam saymakla bitmez. Göğüsleri çıplak kalan madalyalı insanların, içine düşecekleri değersizlik duygusunu, inanç çöküntüsünü mü anlatayım; yoksa, birkaç dolara sahip olduklarını sandıkları bu madalyaları, eşlerine dostlarına gösterirken, bir felsefenin, bir devlet sisteminin çöküşü üzerine tezler yürütecek insanların duygu ve düşüncelerini mi?
Madalyalar da bozuk sayın baylar, bayanlar. Ne işinize yarayacak sizin bu bozuk madalyalar. Dolarlarınızı boşa harcamayın. Sahipleri, birkaç öğün yemek karşılığında sattıklarına göre madalyalarını; siz de bunları almaktansa, birkaç öğün yemek yiyin, kenti dolaşıp, biraz şarap için. Satıcısı tarafıdan değersizliği kabul edilen bir malı, hangi akıllı alıcı almak ister.
Bir genç kız:
--Olsun bu madalyayı sevdim. Hiçbir değeri olmasa da pembe giysime çok yakışacak. Şuna bakın, ne güzel bir kudelesi var, değil mi?
Satıcı:
--Peki, 18 dolar verin o zaman. Ya siz? Siz de mi alıyorsunuz yoksa beyefendi?
--Evet, şu iki tanesini, Bunlar mutlaka bir subayın olmalı. Savaşta büyük yararlıklar gösteren bir subayın...
Satıcı:
--Hayır sayın bayım. O büyük olanı, bakın üzerinde yazıyor, resmi yemeklerde bilgisi, becerisiyle, geleneksel beğenimizi yabancılara başarıyla tanıtan başaşçılara verilmiş madalyadır. Öteki ise, savaşta büyük başarı göstermiş bir doktora verilmiştir. Madem bunu alıyorsunuz, birkaç dolar daha verin, şu üçüncüyü de alın. Bu, üstün başarı gösteren pilotlara verilirdi. Çok sayıda bombası doğru hedefi bulmuş olan pilotlar bu madalyayı alırdı. Düşman pilotların bombalarıyla yaralanan askerlerimizi başarıyla iyileştirmiş doktorlar da bunu. Böylelikle bir işin iki madalyasına da sahip oldunuz. Keşke elimde düşman pilotlarıyla düşman doktorlarının kazandıkları madalyalar da olsa. O zaman, aynı işin dört madalyasına sahip olurdunuz; ne iyi olurdu değil mi? Bombalar bizden gidince, bizim pilotlarla onların doktorları; bombalar onlardan gelince, onların pilotlarıyla bizim doktorlar madalya kazanıyor. (win-win modeli*-daktilo edenin notu) Ne güzel alışveriş... Sonucu beraberlik olan savaş. Hah hah hay...
Bir adam:
--Şu saat kaç dolar acaba?
Satıcı:
--Beş dolar. Aynısından üç tane alın, hepsine on iki dolar verin.
--O zaman çalışanları seçeyim bari.
--Seçin bakalım; seçebilirseniz seçin.
Bir kadın:
--Saatler madalyalardan daha ucuz değil mi?
--Öyle olacak hanımefendi. Arz, talep sorunu. Zaman herkes için akar. Herkesin saati var. Madalyayı bulmak zor. Dükkanlarda satmak için madalya yapılmaz ki.
--Peki, çalışan saatlerle bozuk saatler aynı fiyat mı?
--Yani duran bozuklarla dönen bozuklar. Evet, hepsi aynı.
--Ama neden? Çalışan saatler işe yarar, bozuklar yaramaz ki.
--Çalışanlar da hiçbir işe yaramaz hanımefendi. En azından sizin işinize yaramaz. Eski sahibine de yaramamıştı.
--Neden?
--Gelin, yaklaşın lütfen (saati kadına çevirerek). Bakın ne görüyorsunuz?
--Saat...Çalışıyor...
--Nereden anladınız?
--Saniyesi dönüyor.
--Saniyesi nası dönüyor peki?
--Sanırım doğru dönüyor. Doğru hızda yani.
--Sayabilir misiniz?
--Tabii; bir... iki... üç... dört... işte...
--Yani bir duruyor, bir ilerliyor, bir duruyor, bir ilerliyor. Zaman da öyle mi yapıyor? Bir durup bir geçiyor mu?
--Tabii değil. Zaman sürekli akar.
--Ben de onu söylüyorum ya. Bu saatin sahibi zamanın sürekli geçtiğini anlayınca saatini sattı. Kendisini kandıran bu saatin doğruluğuna yıllar yılı inanmıştı oysa. Hadi biraz daha açıklayayım. Saniyeleri tek tek sayabiliyorsak bu, her saniyeye bir başka saniyenin eklenmesini gerektirir. O zaman, iki şey birleşip üçüncüyü, üç şey birleşip dördüncüyü oluşturuyor demektir. Oysa zamanda kesinti yoktur. Saniyelerin arasında sonsuz sayıda zaman parçacıkları olduğunu da sanmayın. İnsan uydurması bunlar. Nereden mi biliyorum? Saniyeleri kaldırırsanız dakikalar, dakikaları kaldırırsanız saatler, saatleri kaldırırsanız günler, sonra haftalar, aylar ve yıllar kalır. Yılları da kaldırı. Ömürlerden başka ne kalır.
Ama sanmayın bu nedenle satıyor saatini eski sahibi. Onu kandırdılar. Saniyelerden daha küçük parçaları gösterebilen saatlerden alabilmek için sattı bu eski saati zavallı. O küçük zaman parçalarını görebilmek için.
Bir adam:
--Bay satıcı, haydi şu pusulalar için de bir şeyler söyleyin bari. Siz ilginç bir insansınız.
--Satıcı ilginç olmalı. Sattığı şey değil, satış biçimidir önemli olan. Satıcının işi satmaksa, onu iyi yapmaya çalışmalı. Ama ben iyi satıcı değilim; çünkü bunları satarsam sizin rahatınızı kaçıracağım. Aldığınız madalyaları takarken size anlattıklarımı düşünürseniz, bunları aldığınıza pişman olursunuz. Bu yüzden almamanız daha doğru. Sizi mutsuz etmek işime gelmez. Mutlu olmanız gerekir ki benden hoşnut kalasınız, bana yeni alıcılar gönderesiniz. Onlar da hoşnut kalmalı, başka alıcılar göndermeli. Gördünüz mü; satmadığım sürece çok alıcım olacak.
Adam kahkahayla:
--Bay satıcı, haydi şu pusulalar için de bir şeyler söyleyin. Bunlar da bozuk mu?
--Evet, hepsi bozuk. Size yaramaz. (İçinden: Ya da tam size yarar.)
Başka bir adam:
--Bu değil, bakın, benim cebimdeki pusulayla aynı yönü gösteriyor. İşte bu taraf kuzey.
Satıcı:
--Sizinki de yanlış beyefendi, sizinki de.
--Olamaz, asla yanlış olamaz; benimki dünyanın en iyi markası.
Satıcı, gülerek:
--Peki, sayın bayım, söyleyin bakalım, pusulanıza göre Leningrad ne tarafta?
Adam cebinden bir harita çıkararak:
--İşte Avrupa haritası. Moskova’ya kadar gösteriyor. Bakın şöyle bir çizgi çizersek, nerdeyse tam kuzeydoğumuza düşüyor. Yani, şu doğrultuda...
--Bilemedinin beyefendi. O çizgi Leningrad’a değil St. Petersburg’a gidiyor. Pusulanız yanıldı.
Başka bir adam:
--Bu kez saçmaladınız bay satıcı. Hepimiz o kentin orda olduğunu biliyoruz. Adı değişmiş, Leningrad yerine Petersburg olmuş olabilir; ama oradaki sokaklar, evler, insanlar, tarihi eserler, hepsi aynı. Yalnızca adı değişmiş. Bu kez tutturamadınız.
Satıcı:
--Bayım, bir şeyin en son adı değişir. İş ad değiştirmeye geldiyse, zaten herşeyi değişmiş demektir. Aynı kalan, değişiklik göstermeyen bir şeyin adı neden değişsin? Adı değişmişse artık o yoktur. Değişmiş ada uygun bir yeni şey vardır. İşte bu yüzden sizin pusulanız da bozuk, benim sattığım da. Ama yine de alın siz bunu. Değeri üç dolar. Belli olmaz, bakarsınız başka yerde doğru çalışır. En azından biriyle ötekini, onunla berikini denemiş olusunuz. Dikkat edin; ikisi de aynı yönü gösterdikleri sürece sorun yok; ama biri başka, biri başka gösterirse, bir üçüncüye gereksinim duyacaksınız. Sonra da kayboldunuz gitti.
Otobüsün uzaktan duyulan kornası üzerine satıcı taburesinin üzerine çıktı. Otobüsü göstererek:
--İşte bakın... Sizi çağırıyorlar. .. Zamanınızı boşa harcadınız benimle. Daha göreceğiniz çok şey var kentte, bari onları kaçırmayın.
Ah, unutmadan; rehberiniz şu arkamdaki büyük kapının üzerinde duran dört atlı zafer arabasının öyküsünü anlatacaktır mutlaka. Ama kimsenin bilmediğini de ben söyleyeyim sizlere. Anımsayın Mahşerin Dört Atlısı’nı. Onlarındı bu dört at bir zamanlar. Şimdi Brandenburg’un dört atıdır bu zafer arabasının beyaz atları.
Haydi gecikmeyin, uğurlar olsun, uğurlar olsun.
MEHMET ZAMAN SAÇLIOĞLU

Şimdi yemek yemeye gidiyorum sevgili bıloki, dönünce yılmaz'dan aldığım makasla saçımı keseceğim... resmimi de koyarım, bakarsın...

3 Aralık 2011 Cumartesi

yine eskilerden, resimli, deneme..

"Bir görüşü çokları böyle düşünüyor diye ya da bir büyük filozofun düşüncesi olduğu için değil, yalnızca onun başka türlü değil de böyle olduğunu gördüğümüz için benimseyelim." Cyrano de Bergerac...



demiştim ya karmakarışık yazıyorum. yine; sinekler oda klima vs.. lafın özü; havadan sudan yazmalı... üstteki resim deneysel bir çalışma oldu, bakınca içerik de dandik. normalde koymazdım onu ama neyse... galiba biraz hastayım sevgili bıloki.. klimanın kumandasını kaybetmiştim. bizim odalar klimayla ısınıyor ya.. klimayı açmak için komşu konteynıra gidip onun kumandasını almam gerekiyor bir süredir.. odunluğa gidip, odun kömür almak gibi.. neyse bugün toplantı salonunun kumandasına el koydum... heh heee..
konular daralıyor. akılda olan ise, hep aslında burda olma hali.. ve fakat bununla ilgili yazmak biraz yorucu.. doğru sözcükleri, doğru konuları seçmeli.. anneyi, ayşenuru endişelendirmemeli.. işten güçten bahsememeli..

biraz personeli anlatayım..
hep: deli, manyak, cinslerle dolu burası... söylemiştim, ben en normallerden biriyim, var gerisini sen düşün.. evvelsi gün uçuşlar yasaklanmış. tr ırq arası muhabbete bak şimdi:
Bahadır Ağbi bugün tr'ye gidecekti bileti var.
soruyor: " başka giden var mı? ben yarın ne yapacam? nasıl gidecem" diye..(endişenin kırıntısı yok çok güleryüzlü, sakin, pozitif bir insan bu Bahadır ağbi)
sebahattin ağbi'den cevap:
" biz yarın ratga'ya gidecez, seni orda bırakırız, katırlarla kuveyt'e geçersin, sonrasını da halledersin artık.."
gülüyoruz, ediyoruz, eğlenceli burası... arkadaşlar iyi böyle işte..
uçakların durdurulması hikayesini 2 gün önce öğrendik. kimsede en ufak endişe emaresi yok. hadi bende yok tamam ama kimsede yok.. dedim ya arkadaşların hepsi on numara... arada bir "tüh yav. yol uzuyacak.." falan gibi yorumlar geliyor. "dünya yansa umurunda değil" hali gibi görünse de şunu da farkettim ki.. herkes herşeyin farkında.. sevgiyle...

gine gam yükünün kervanı geldi, kaju getirmedi..

eski yazılardan biri... ama sanki kaju konusuyla ilgili olabilir.. en azından yorum kısmı..
 
gine gam yükünün kervanı geldi, çekemem bu derdide yavrum bölek seniynen geçen yağmur yağdı, çölde de yağmur yağarmış demek. rüzgar başladı önce bir kaç gün sürdü. içgüdüsel olarak hissediyor insan yağmuru.. ben hissettim yani. sonra dün de başka bişi farkettik. yılmaz'la beraber.. kamptaki yürüyüş alanımızdaki toprak pıtırıklamış. sanki cipslerin üzerinde yürür gibi pırıt pıtır pıtırk ediyor yürürken. ofisde yağdı ilk. konteynırların sundurmalarının altında hurda koltuklar var. hurda derken şöyle: koltuğun sadece oturma yeri var, başka bir objenin üstüne konmuş halde. oturunca makam koltuğu hissi veriyor kıça. açık havada. fakat dikkatli oturmazsan gıpranıyor, düşme tehlikesi teşkil oluyor. neyse.. oturup yağmuru izledim.. "başlık ile yazının ne ilgisi var?" diye sorduğunu duyar gibiyim sevgili blog. yazılarımı yarı yarıya emprovize yazıyorum. başlarken aklımda bişeyler oluyor. yazarken serbest bırakıp aklımı. öylecene yazıyorum. işte bu yüzden bazen saçma sapan gelişmeler olabiliyor yazılarda. yağmur, hüzün ve gam çağrıştırır ya belki ... fakat burası bu açıdan da değişik galiba.. sevinç benzeri bir his verdi bana.. mayomu giyip yağmura çıkmaya niyetliydim ki.. yılmaz verdi ayarı.. "asit yağarmış", "ilk yağmurda ıslanmamak gerekirmiş".. e ben de etkilendim tabii olarak. yapamadım. fakat tınmayacam birdahakine.. önceki gece bir de patır patır dolu yağdı. doluları görmedim, sesiyle uyandım. "noluyo lan." diyerek yattım. artık ne derece doğruysa işte... ertesi gün "gece dolu yağdı" dediler. bugün biraz sinek katliamı yaptım sevgili blok. pencere konusunu biliyorsun. gün ışığı için kapıyı açık bırakıyorum içeri geliyorlar. normalde yok sayıyorum onları, bugün çok kalabalıktılar. "dağilın lan" dedim. dinlemediler. bir kaç kez daha uyardıktan sonra verdim raid'i. verdim raid'i. galiba beni de biraz etkiledi bu Raid.
neyse öpüyorum...
yorum:
bu türküyü ilk tokat kızıl inişte, arabayla giderken farketmiştim. tilki, kuş, kuzu, davarlarla ve envayi çeşit bitkiyle dolu memleketim. yağmuru ayrı güzel, sisi, fırtınası ayrı.. dünyanın 4. büyük petrol sahası olan bu yeri; bırakın, bütün Irak'ı bi niksar'a değişmem ben. e Irak'lı insanlar için de tersi geçerlidir herhalde. savaş çok kötü. yazı yetersiz, söz yetersiz.
 18 kasım 2011'de yazıldı, az önce bir iki satır eklendi..

2 Aralık 2011 Cuma

sevgili blok, şaşı frenç presimi kırdı bugün.. bir geldim odaya alet yerinde değil. temizlememiş de üstelik. maceranın devamı... az sonraaaaaaaaaaa


    • az sonra dedik 23, saat geçmiş... gelelim şaşıya; şaşı dediğime bakmayın çok seviyorum kendisini, Pakistanlı otel görevlisi Münavara (erkek), ailesi Pakistan'da. çocuk yapmaya çalışıyorlarmış, bir türlü olmuyor, ben gelmeden az önce yine düşük yapmış eşi.. Bu bilgiler Yılmaz'dan, yoksa biz çoğunlukla bakışarak anlaşıyoruz Münavara'yla. İngilizce probleminden ötürü. onun grameri iyi telafuzu kötü, benim ise tam tersi.. kelime haznelerimizde hiç çakışmıyor. neyse baştan anlatayım: geldim kampa, ayhan şef ile kahve içelim dedik, ayhan şef brezilyalı, ben de ona bir güzellik yapayım, sınırlı filitre kahvemden bir miktarını onunla paylaşayım beraber içelim derrken.. odaya gidince bir de ne göreyim: frenç pres yok yerinde. baktım, yerlere cam parçalarını buldum.. çıktım Münavara'yı aramaya. sonra konteynırlar arasında bir saklambaç başladı. o kaçtı ben kovaladım. ben kaçtım o kovaladı. bu arada ayhan şef, televizyon odasında su kaynatmakla meşgul. ketıl de bozulmuş arasına kağıt sıkıştırmışlar bazan çalışıyor bazan çalışmıyor. neyse.. derken Münavara'yla kavuştuk. Dedim ki: "yu brok may frenç pres my frend". dedi ki:" ğuuuu ay no sii, puting the lağndırıt, ay hörd the voice of broken glas" dedim ki:" e ciğerim bakmadan ayı gibi sallarsan çamaşır torbasını içeri (ki öyle olmuş, konteynırın kapıyı açıp içeri girmeden torbayı sallamış nonoş..) olur tabi böyle şeyler" dedi ki:" i am sorry very very sori sör" dedim ki:" sör deme lan bana düdük, canın sağolsun, süzmeden içeriz bundan sonra napalım" anlamadı tabi güldü, tokalaştı benimle. sonra odaya geldi elinde süpürge, cam kırıklarını toplamaya. bu arada ben toplamıştım bile yerdeki kalıntıları. olayı canlandırdı. gitti. ben de ayhan şef'e gidip durumu izah ettim. sağolsun o da anlayışla karşıladı. akşam behzat ç. seyrettik ben, yılmaz, necmi, ahmet, volkan. hiç beğenmedim, hiç olmamış diyeceğim nerdeyse, son sahneyle toparladı biraz. yönetmen kötü yönetmiş, senaryo sıçık, aceleyle çekmişler galiba, figürasyonlar herzamanki gibi berbat.. üstüne bir de uykusuz kaldık mı? sabah ta toplantı var bruno ve kılif'le.. zor uyandım, kahvaltı edemiyorum zaten biliyorsun. ofise gittim ki gelmiş hazır ağbiler.. hay ... ben daha felafelimi yememişim. apar topar felafelciye gittim. aldım geldim. acele etme dediler, kahve sigara falan.. toplantıdan sonra biraz çalıştım. yine karnım acıktı. saat 11 falan olmuştu. kalan ekmeğin yarısını mikrodalgaya koydum. yandı. bütün ofisi inceden bir duman ve yanık ekmek kokusu kapladı. ekmeği fırından alırken elim de yandı. işaret parmaamın ucu azıcık acıyo hala.. millet huysuzlandı ne kokuyo ya böyle? ne yandı lem? homur.. homur.. filan derken bir saat sonra ingilizleden biri de körili bişi ısıttımı fırında.. yani allah günah yazmasın: "bok gibi koktu, neyse yediği yemek hıyarın" ofiste "violance" gelişti anlayacağın.. herkes ingilize daha fazla sinir oldu.. heh heeee... bana da oldular da hissettirmediler hesapta.. sonra biraz daha çalıştım, akşam üstü portakal elma yiyip mesaiyi bitirdik.. spor salonu yaptılar kampa bu arada... taylandlılar.. diğer fasilitelerin inşaatı da devam ediyor. spor yapalım diye tutturuyor bizimkiler. ne sıporu lem. daaalın lan diyorum. kaçışıyorlar. belki de tam böyle olmuyor da olabilir. neyse yeter şimdilik, görüşürüs sevgili blok, hşçkl.

      14 Kasım, 18:00

yarım kalmış bir emprovize yazı.. diğerleri gibi..

Bataryalarım %7'den az.. hem yazasım var hem yok.. bılokumu çok ihmal ettim. karnım yine acıktı. 105 kg'a çıktım belki biraz daha fazla. şarja karşı yazarken yarış etmek, belki aniden bilgisayar kapanacak...
 
bu feysbıkta "yorum yap" yazısını görünce, acaba kaç geyiğin ya da kimlerin aklına: "yorumsuz bir hayatı seçiyorum, kanmadım inan doymadım sevgiye" dizeleri geliyordur? itiraf edeyim ki benim çok sık geliyor. neyse konuyu dağıtmayalım , bu yazılamaları yapmamın bir önemli nedeni de, iki arkadaşımı feysbık alemine çekmek.. belki birinden duyarlar da... "aaaa taşkın'ın yazılarını okuyalım" diye, feysbıka kayıt olurlar. bu arkadaşlar: Cenk ve Asil.. görürseniz söyleyiniz pls. belki kayıt olmalarına bile gerek yok, manitanın hesabından bakabilirler. ya da bir arkadaşlarının, manita olması da şart değil. o zaman da yorum yazamayabilirler gerçi ama olsun... siz yazın yine de... kafa dağıldı, toplamalı.. yemek, gurmelik anabaşlığı altında; açlık, diş fırçalama, sağlık, iyi, doğru beslenme ve coğrafyaya değinmeye niyetliyim şimdi. batarya meselesini de anladığınız üzere, adaptörü prize, diğer ucu da bilgisayara bağlamak suretiyle çözdüm. uykum ve yazasım var. dişim de ağrımakta. 15 gündür burdayım, dişlerden bazıları usul usul yokladığı halde umursamadım ve yumurta g.t kapısına dayandı işte, 72 saat sonra uçuş var ve 29 gün yine yokum istanbul'da.. tuhaf bir şekilde iş ortamını özlediğimi fark ettim. bu ne yaa.. hemen kalkıp doktora mı gitsem? paranormal aktivite filmini ayş ile seyrettik o uyuyo ben dişim ağrıya ağrıya blok yazıyorum yattığım yerden. ve düşünüyorum diş fırçalama aktivitesini. (paranormal aktivite filmine bir ara dönelim. unutturmayın...) ali: diş fırçalamak ne işe yarar? veli: Sağlıklı dişler bütün vücudu, birçok sistemi, özellikle sindirim sisteminin başladığı ilk mihenktaşı olarak çiğnemeyi velhasıl doğrudan sağlıklı olmayı temsil eder. ali: İyi de yavrum soru bu değil ki? ne diyon yani diş fırçalamak sağlıklı dişlere sahip olmamızı mı sağlar?... ali: ya ne sağlar? veli: ama soruma soruyla karşılık veriyorsun. sabaha devamı...
5 Kasım, 07.11 

30 Kasım 2011 Çarşamba

mozaik pastaya benzeyen üçgen piramit beton blok içindeki felafel...


yazılarımı gurme, oburluk, yemek vb. üzerine kurguladığımı, belki de doğal yollarla içten gelenin bu olduğunu farketmişsindir sevgili blok. blok sözcüğü başka bir formda çıkmıştı karşıma,
buraya ilk geldiğimde..
dün sabah çıkan kahvaltının kötülüğünü bir kez daha iliklerimde hissettim... heh heee
"gülecek ne var?" dediğini duyar gibiyim.
zorda kalmak bir kez daha yeni bir kapı açacaktı önüme ve ben bunun farkında değildim. kahvaltımız; en kimyasal iki çeşit zeytin, normalin üçte biri kalınlıkta beyaz tost ekmeği, (istediğin kadar alabiliyorsun sorun miktar değil kalite), bir krem peynir,domates, türlü reçeller, istediğin usulde pişirilmiş yumurta, çay, kahve, meyva suyu, bal, zeytinyağı, envayi çeşit gevrek(mısır, pirinç, çukolatalı yulaflı dalgalar), süt ve belki hatırlayamadığım benzer çeşitlerden oluşuyor. yazınca göze iyi görünmekle beraber hiçbiri damak zevkime hitap etmiyor. zevki bırak yenecek tarafları yok, hepsi ama hepsi en ucuz, en dandik, market malzemeleri.. (bakalım bu şımarıklığımın sonu nereye varacak) öğle yemeği de si..iri..ktan olunca bünye tepki vermeye başladı burdaki yirminci günüm olduğunu da ayrıca belirteyim. daha önce anlattığım üzere pazara gitme şansımız yok, sokak dahi yok. amk. hal böyle olunca açlık ruhumda öyle bir taşkın yarattı ki bilinç ortadan çekilmek yoluna gitmeye karar verdi. ama dur dedim "güzel ofelya geliyor".

ve kendimi ofelyanın kollarına bıraktım. bana body armırımı giydiren ofelya, elimden tutup james'in yanına götürdü. "ceymis" dedim. ama konuşan ben değildim. ofelya'nın suflajıyla konuşuyordum. "şu, nizamiyenin yanındaki, mozaik pastaya benzeyen üçgen piramit beton bloğun içindeki dükkanda, felafel sandöviç satılıyormuş doğru mu?" dedim. James salağı anlamadı, çünkü ofelyanın ağır ingilizcesi onun için bile çok ağırdı. Ali Kazım'ı çağırdı.
(Bimeyenler için not: Ali Kazım ve James bizim tüfek taşıyan koruma arkadaşlarımız. Onlar ofelya gibi değiller, gerçek, etten kemikten insanlar) Ali Kazım,"yes" dedi. "felafel var" var dedi. felafel; bakliyatların haşlanıp ezilmesi, ortaya çıkan karışımın köfte biçimine getirilip kızartılmasıyla oluşan, on numara bir yiyecek. Ali Kazım gülümseyerek beni dükkana götürdü. Dükkan dediğim şey, işte bu yazıya ismini veren tamlamanın başındaki üçgen piramit beton blok idi. Bir zamanlar savaş barikatı olan blok şimdi bir seyyar satıcının güneş korunağı olmuştu. Piramitin önü insan doluydu. 3-4 metre yüksekliğinde üç boyutlu bir üçgen piramit pasta düşün, bunun bir diliminin içinin yine üçgen şeklinde oyulduğunu düşün, bir de bu pastanın betonarme olduğunu düşün, ki yer yer etriyeleri bile görünüyor. Hah işte bahsettiğim şey böyle birşey...
içinde de adam felafel satıyor. beni gören kalabalık maymun görmüş insan tepkisi verdi. ve kenara çekildiler. onlar kenara çekilince ben durdum. Ali Kazım ileri atıldı ve felafeli aldı, parasını da o verdi. "napıyon biraderim? çok sağol ama ..." dedim.
"we are family" dedi. hiç onunla polemiğe girecek halim yoktu felafelimi aldım. hayatımda yediğim en lezzetli şeylerden birini yiyordum. günümün devamı fıstık gibi geçecekti. bu arada basralılar felafel'i felafil diye telafuz ediyorlar. ekmeğin içine köfteyi kırıp üstüne yeşillik domates ve birtakım soslar, (tahinli bir sos da var) koyup
yiyorlar. bizim ekipte bunu deneyen galiba ilk ben oldum ve galiba artık her gün yemeye devam edeceğim. savaş mağduru ve işgal altındaki bu perişan zavallı ülkenin insanları benim gibi işbirlikçi bir maymunla felafellerini paylaşacak kadar yüce gönüllüler.. çok sağol insanlık...
18 Ekim, 20.05saat

sayılar, sorular... zaman, uzam...

Sayılar

Ölçülebilir olan. Son birkaç yılın modası. Benim aklım o kadar eriyor. İnsan türünün ürettiği bir s..
Bir buçuk, bir buçuk milyon, 12000, 100, oniki bin, 37465, 57, altı, 70, 60, 80...21
Tekrar 6...
İlki yani bir buçuk; bu yazıya başladığımda akşam yemeğine kalan süre, saat cinsinden
Bir buçuk milyon; bu ülkeye yapılan son müdahaleden bu yana ölen insan sayısı, birimi insan
12000; son iki yılda asılan insan sayısı, Irak’da, birimi yine insan
100; yaklaşık ağırlığım, kilogram cinsinden
Oniki bin:12000
37465: geçen gün bir sözleşmede gördüğüm rakam; birimi dolar
57; bir arkadaşımın yaşı, aynı zamanda başka birşey daha, önemsiz
Altı; geçen gün patlamada ölen insan sayısı; birim yine insan,
70; bir üst satırın aynısı; yazmak bile...
Sonuncu yani 6; ki aradaki 60, 80 ve 21’i hatırlayamıyorum. 6 ikinci tatilime başlamam için kalan gün sayısı..
Eller kanlı, ruhlar kanlı, duman, toz, toprak ve bok içindeyiz. Tüm insanlık. Sadece burdakiler değil ama.. her kim ki temiz olduğunu düşünüyorsa.. çok büyük ihtimalle yanılıyordur.
Ve biraz alıntı, ne de olsa 80 kuşağıyız. Kopi – pest: “ Kurduğu toplumsal sistem onu insani bütün değerlerinden yoksunlaştırmakta. Bu süreç insan aklının en gelişkin olduğu günümüzde yaşanmakta.” Ü.O.’dan, bir alıntı. Hazır yazılmış. Okuyunuz.
“yıkanmak istemeyen çocuklar” olalım, Ünsal Oskay, Cogito Yayınları, 372 sayfa, alalı bir yıl olmuştur, 45 tane yazı var içinde, 20 tanesini anca okumuşumdur, zorlaya zorlaya... ne çok sayı karşımıza çıkıyor hergün değil mi? bir atasözü, deyiş:” sen ya sayı saymayı bilmiyorsun, ya da dayak yememişsin.”
Yaşasın yemek yemek.. yemeğe gidiyorum, dönünce yazmaya devam..
İnsan açken karamsar olumuş.. belki yazı kendiliğinden düzelir.. kim bilir? Yine aynı kitabın; bir sonraki sayfasından Ünsal Hoca vasıtasıyla Marx’dan bir alıntı: Corruptio optimi pessima. Türkçesi: “aldatıcı, iğva edici iyimserlik gerçek kötümserliktir.”

arkası var... (30 Kasım, 18.40saat)

yukarıdaki resimde görülen nazar buncuğu, ahşap bir parçanın üstüne yapıştırılmış. ahşabın bir tarafı tıraşlanmış ve tıraşlanmayan tarafa boncuk yapıştırılınca dekoratif bir kapı durdurucu olmuş. tr'ye gittiğim ilk tatilimde bir arkadaşım hediye etti. işler-güçler bağlamında; "güzel kapılar açıldı karşına, kapanmasın onlar manasında...", dedi. ve ekledi; " belki kullanırsın da.." aynı arkadaşım, aslında tokat'tan ayrılmama da karşıydı.  ya da bana öyle gelmiştir.
benim bir tarafım tokat'tan ayrılmak istemiyordu.
tokat merkezde hiç bu kadar uzun yaşamamıştım, topu topu iki ay... tuhaf bir duygu bıraktı tokat. temmuz, ağustos, eylül aylarında yine gitmeli.
üç gün önce..
toplantıdan çıktık. tel çitleri beton blokları geçtik. kapıya adımız yazıldıysa çikolata kazanacaktım. o yüzden çok heyecanlıydım. "selamün aleyküm" dedim. "aleyküm selam" dedi kız. yanındaki; "şerike ..." diğeri: "hangi şirkettensiniz?" dedi.. cevap verirken aynı anda pencereden kafamı uzattım, listede ismimi gördüm, çikolatalar cepteydi. toplantı çıkışı kantin kapalı olduğundan tahsilatı yapamadım... sadede gelelim, usül değiştirmişler, kimliği verdim kıza, yeni kimliği aldım.. yılmaz önde ben arkada yürüyorduk. yılmaz işemeye gitti. giderken usulün değiştiğini, minübüse bineceğimizi söyledi. "olur" dedim. yılmaz tuvalete doğru yürürken ben minübüse yöneldim. tam binecekken arkadaki iki ressamı farkettim. yanlarına gidip onları izlemeye  başladım. gri bir at çizmişti biri, şahlanmış,.. diğeri kupa_saksı karışımı bişi.. gri at soluyordu... çok uzun bir yoldan geldiği belliydi. korka korka başını okşayıp sakinleştirmeye çalıştım. ona dokunmam hoşuna gitmişti.. nefesi normalleşirken, binicisiyle gözgöze geldik...
yılmaz minübüsün kapısının yanında beni çağırıyordu. minübüse bindik. toplantı, moplantı, kıl yün.. derken...
dönüşte aynı minübüs denk geldi.. şoförün elinin yarısı, hadi belki üçte biri yoktu..
öne oturmuştum. emniyet kemeriyle boğuşup onu takarken; bir yandan da gözüme takılan sarı kaseti işaret ettim.. " çalayım mı?" dedi şoför.. "çal ağbi", dedim. elinin bir kaç parmağının ve dış üst kemiklerinin olmadığını işte tam o anda farketmiştim. "Kuran" dedi şoför, "koran" diye söyleyerek.. "Kevser" suresini okuyordu adam... "Kevser" dedim.. şaşırdı şoför... "ar yu müslim.." dedi.. bu kez ben şaşırmıştım... hem de acayip şaşkındım... ağzımdan belli belirsiz "yes" çıktı...  bildiğim bir soruydu halbuki...   bu arada yol bitmişti... adam kaseti çıkarıp uzattı.. aldım. çantama koydum.



dengeli beslenme

öğlen yemekleri fena.. bir gün tavuk öbürgün hamburger öbürgün yine tavuk sonna hamburger tavuk hamburger tavuk hamburger....
ve işin fenası yenilecek tarafları yok bugün sadece kola içtim.. kampa zor attım kendimi dört hurma iki ceviz... hurmaları Borahan'dan otlanıyorum. Iraklı bir arkadaşa hurma aldırdı, Borahan. iyi bir arkadaş. burdaki arkadaşların hemen hepsi iyi.. haa unutuyordum. cevizler de suyu çektiler.. üç tane kaldı.. türkiye ye gitmeme dokuz gün var gün başına 0,3 ceviz. işte böyle sevgili blok.. koyun can derdinde kasap et. takılıyoruz. bir nevi askerlik, gün sayıyorum. güneşte kalınca bazan nevrim dönüyor s...... böyle işi de parasını da... kafama s...... ne güzel tokat'ta takılıyoduk ... diyorum. ama geçecek inşallah. burdaki tipler ne desen inşallah diyor. çok komiğime gidiyor. adama bir iş söylüyon, hesapta "çok mühim hayati bir iş". herif inşallah diyor. önce bozuluyor insan ama hoşuma gitmeye başladı. geçen İlhan anlattı, İlhan konstırakşından bir arkadaş, taşeronun biri; bunu yarın öbürgün inşallah diye diye bir buçuk ay oyalamış... bizim memleketteki kafanın daha bir özgün daha bir değişik modeli burdaki kafa.. sevmeye başladım. fakat çok ama çok perişanlar. dün bir asker gördüm, kontrol noktasında, elinde silah, ayağı yaralı mı ne, yaralı dediysem ayakkabı vurmuş heralde sargı bezi sarmış, yaka bir yanda paça bir yanda... gelen geçeni kontrol edecek ama ayakkabısının teki ayağında değil tüfeğin kabzası kırık saç, sakal, uykudan kalkmış gibi bir yüz ifadesiyle topallıya topallıya gezeliyordu. yanına gidesim geldi.. bu arada kampın duvarları üstüme üstüme gelmeye başladı, sinekler de bir arttı ki sorma. 18:30 da yemek var. açlık fena. hurmalar tuttu biraz.. akşam yediğim bu hurmalar sabah beni tırmalar mı acaba... ingilizleri bile sevmeye başladım, bireysel olarak. bizi koruduklarını sanan hıyarları. insan aynı. hepsi insan ama bir iki tanesi var diyaframdan diyaframdan londra aksanıynan konuşmuyorlar mı.. sus la eşşek sıpası diyorum. ha? diyorlar.. yok bişey ... diyorum, gülümseyip gidiyorum. onlarda gülüyor. öyle anlaşıp gidiyoruz işte. havalar iyi hala sapık gibi kılima açılıyor ortak mekanlarda yaşlandım mı nedir bir de bu ara kılimalara taktım kafayı.. kuruk kafa rahat durmuyor, ama herşey kontrol altında sevgili blok. şu banka hesabını bir göreyim tükiye'ye gidince galiba daha iyi olacak.. şimdilik hoşçakal.. :-)

15 ekim, 19.02saat

27 Kasım 2011 Pazar

bir öykü


yine, M. Z. Saçlıoğlu'dan; bu kez, Beş Ada adlı öykü kitabının ilk öyküsü:


Birinci Masal
Heykelci, bir gece, bir meleğin dokunuşuyla uyandı. Melek, ona, Tanrı’nın artık bir torun istediğini söyledi.
Heykelci:
- Tanrı’nın yüzlerce ırktan, yüzbinlerce kuşaktan, ölmüş ve yaşayan milyarlarca torunu var ya, dedi.
- Sen, sabahları, atölyende, geceden kalmış olan ekmek kırıntılarının yüzlerce karınca tarafından bölüşülüp taşındığını gördüğünde, tüm karıncaları nasıl tek bir karınca gibi düşünürsen; o da Dünya üzerindeki tüm insanları tek bir insan, yarattığı ilk insan olan Adem gibi görür. Yani sen ve milyarlarca kardeşin Tanrının gözünde tek bir insansınız, Adem ile aynısınız. Sizler birbirinizin çocuğu, torunu olabilirsiniz ama, Tanrı’nın yalnızca çocuğusunuz, diye yanıtladı Melek.
- Benim ne ilgim var bu işle, beni uyandırdın, korkuttun, diye sızlandı Heykelci.
- Tanrı, senin çocuğunu, görmek istiyor, dedi Melek. Cinsel organınla değil, aklın ve becerikli parmaklarınla yarattığın çocuğunu. Sen, Dünya’nın kırk ülkesinden seçilmiş kırk heykelciden birisin. Şu anda yalnızca seninle konuştuğumu sanıyorsun; ötekiler de böyle sanıyor; ama aslında hepinizle birlikteyim. Senin anlayacağın, benim kırk görüntüm aynı anda kırk kişiyle konuşuyor. Size uzun bir süre tanıdı Tanrı. Sağlıklı uzun bir ömür. Hemen çalışmaya başla. Kırkınızdan yalnızca birinizin, tüm yaşamı boyu yaptıklarının arasından tek bir heykeli seçecek ve ona Adem’e verdiği soluğu verecek. Canlanan bu heykeli alıp Adem’in ve tüm soyunun kovulduğu cennet bahçesine götürecek. Böylelikle Tanrı’nın yarattıkları bu lanetli topraklarda yaşamayı sürdürürken, insanın yarattığı kutsanmış topraklarda çoğalacak. Biliyorsun; torun çocuktan daha çok sevilir.
Heykelci:

- Bizi bu kadar zahmete sokmasına ne gerek var Tanrı’nın. İstese bunları kendisi gerçekleştiremez mi; zaten olan bitenler, yaptığımızı sandığımız her şey, onun izniyle “Yazgı” adı altında gerçekleşmiyor mu? diye sordu.
- Tanrı, siz kırk kişinin üzerinden “İzni”, “Yazgı”yı, “Ödül”ü ve “Ceza”yı kaldırdı, dedi Melek. Sizler artık izinsiz, yazgısız, ödülsüz ve cezasızsınız. Artık bağımsızsınız. Parmağınızın değdiği kilde Tanrı’nın hiçbir izi olmayacak. Size, Midas’a verdiği güçten fazlasını verdi. O yalnızca altın istemişti. Ama sizin ne çok şey istediğinizi biliyor Tanrı. Uymanız gereken tüm kuralları da kaldırdı üzerinizden. Kili demire, demiri suya, suyu sese çevirebilirsiniz. Sizin, ona, kendisinden hiçbir iz taşımayan torunlar vermenizi istiyor. Size verdiği güç, kendini bile yok edebilecek bir güçtür. Bunun da tek bir nedeni var: Tanrı bile çocuğunu yaratır ama çocuğunun çocuğunu yaratamaz.
- Yalnızca kırk kişi miyiz? diye sordu Heykelci. Bu büyük sorumluluğun kırk kişiyle bile paylaşılsa taşınamayacağını düşünüyordu.
- Torun vermek için çalışacak kırk heykelcisiniz. Kırk görevli daha var, dedi Melek.
- Onlar ne iş yapacak, diye sordu Heykelci.
- Onlar da Tanrı’nın başka bir gereksinimini giderecek. Biliyorsun, Tanrı öncesizlikten beri var, sonrasızlığa kadar da var olacak. Bu ona büyük bir acı veriyor. Evrimin sonsuz aynasına bakıp durmadan soruyor, beni kim yarattı, benden önce ne vardı, diye. Bu, senin anlayabileceğin gibi düşünürsek; baba sevgisini tadamamanın verdiği eksiklik gibi birşey, dedi Melek. Tanrı’nın sorduğu bu sorular yanıtını da getirdi, doğal olarak. Evrensel bir kuraldır. Sorular sözle soruluyorsa yanıtları da sözle verilir. Sorular “Söz”e soruluyorsa, yanıtları da “Söz” verir. Tanrı kendinden önce Söz’ün varolduğunu bulunca, bunların hangi sözler olduğunu merak etti. Tanrı bile, nasıl torununu yaratamazsa, babasını da yaratamaz. Babasını bulma işini de şairler verdi; kırk şaire.
- Başaracak olanın şiirine de cennet sözü verildi mi? diye sordu Heykelci.
- Sözlerin cennete gereksinimi yoktur. Sözler, kayan göktaşları gibi cennetin, cehennemin, dünyaların ve Tanrı’nın hem dışında, hem içindedir. Tanrı, bu kayan göktaşlarının bir düzene getirilmesini istedi şairlerden. Nasıl ki aynı harfler, belli bir sıraya girdiğinde en kötü sözcükleri, başka bir sıraya girdiklerinde ise Tanrı’nın adlarını oluşturuyorlar; Tanrı da bir zamanlar kendisini oluşturmuş; ama sonra, yörüngeden çıkan gezegenler gibi dağılıp gitmiş olan düzeni arıyor. İşte şairleri bu iş için görevlendirdi.
- Peki bulunca ne olacak? diye sordu Heykelci.
Meleğin sesi de görüntüsü ile birlikte yavaş yavaş azalırken, son sözleri şunlar oldu:
- Bunu ben bilmiyorum, sanırım Tanrı da bilmiyor. Şairlere yalnızca “Bulun!” dedi.

M.Z.Saçlıoğlu

durum, dram, drum

Bu blok işini devam ettirebilmek için zihni açmalı.. fakat ve lakin zihni açmaya mani çok şey var buralarda. Şimdi isfahan hayali mi kursam acaba diye düşünürken .....aslında...... Ama önce biraz şu zihin kapayıcı iç karartıcı şeylerden söz edeyimmm... ya da vazgeçtim etmiyom sevgili blok gülümseyeyim, erkekler pozitif kızları sever. Okunma oranımı artırayım biraz... haaa... alo okuyan arkadaşlar lütfen bloğumun reklamını yapın. mesela ilk yazım çok komikti bence, okuyup okuyup gülüyom ben hala...
yalan. Bir iki kere okudum, yani biri bir yorum yapınca, gönderme yapınca, okumak gerekiyor “ ne yazdıydım la” diye, ki o okuyan arkadaşlar kendilerini biliyorlar.
O kendini biliyor, okandıni bıliyor diye bir şarkı vardı..)
He işte o an insanın dönüp okuyası geliyor, aa okumuşlar lan diye de seviniyor insan.
Bu yazarların “ben kendime yazıyorum” tripleri varya, ya yalan ya da çok değişik bir kafa olmalı. Mesela bendeniz; ne kadar seviniyorum bilseniz biri okuyup yorum yapınca.. (yazarolmadığımhalde) birisi beğenmiş olunca bile seviniyorum.. aaa okumuş diye. Gerçi okumadan beğenen hasta ruhlu insanlar da vardır muhakkak, onlar bu satırların konusu değiller.yazar olsam ne biçim sevinirdim. ya da ne derdim: “nassı olsa okuyacak lavuklar okumasınlar da göreyim” mi? derdim. Bizim aşçı mesela; öğlen yemeklerini yaparken: “ hıyarağaları nasıl olsa yiyeceksiniz” diye yapıyor olmalı, başka türlü kasıt olmadan bu kadar kötü yemek olmaz yani, “akşam yemeğini de aynı aşçı yapıyor” diyorlar.. ki bu mümkamsız. Belki de mümkün. Bir durum olmalı ya da bir dram. Hamburger ya da tavuk geliyor 5 gündür ki; yarın da gelirse...
Evet hamburger gelmedi, üçgen ekmek arasına sürülmüş bişey geldi... kafaya takmayıp önümüzdeki maçlara bakalım diyorum aksi takdirde o üçgen ekmeği birilerine zorla yedirme isteği oluşuyor içimde. Neyseki yılmaz geldi ve siparişlerimi getirdi.. 
250’şer gram kuru incir, gün kurusu kayısı (ki müthiş bişey; insanın direkt sinirini alıyor etken maddesi), fındık, cezerye ve 1,3kg kabuklu ceviz. Öğlen 12:00 sıralarında meyve ve patates kızartması üstüne bol kahve sıcak çikolata peşinden kampa gelince de birer lokma yukarda yazdığım dalgalardan yeyip akşam yemeğine kadar insan gibi dururum sanıyorum.. aç kalmak fena.
dram.
taşkın - 4 Ekim 2011  18:47'de yazıldı..

doğuya doğru... iş, miş, macera...

yolculuk kolay geçti. çoğunda uyumuşum.
"arkadaşım çantalarınızı kucağınıza alın" anlamına yakın, bir ses ile uyandım. Kadın sesiydi. çantalarımı kucağıma alıp uyumaya devam etmişim. sesler yükseldi ve çoğaldı, hostdu, hostesdi toplandılar yanıma. sonra; konuyla ilgim olabilir mi acaba diye bir daha uyandım. hiç ilgim yokmuş, arka sıralardan bir geyik, çantasını benim tepeme koymuş. uçak bir daha havalandı (teknıkıl stop muş bu, bir yaşıma daha girdim) basra da indik.bir de banu'yu gördüm arada. neyse...
vize kuyruğunda takıldık falan... 2 dolar vize... 10 doları verdim eyvah gitti 8 diyorum, beklesen bir dert beklemesen ayrı... beş'i zor kurtardım sonra, az daha gözaltına bile alınabilirdim. çok ters oluyor bu vizeci polisler yav. aklınızda olsun bozuk para bulundurun. ikinci bankodaki parmak izi alan polis "ney" kutusunu gördü. "o ney la? kaç dolar?" dedi, ingilizce... "ney yavrum ney, n'apacan?" dedim, ingilizce... "ben de muzisyenim" dedi ingilizce yine... içimden "ben değilim amk" dedim türkçe... sevimliydi ikinci polis.
çıktım dışarı, bir baktım ki, ne göreyim? elinde Akman yazan bir kağıt ile Lee beni bekliyor, tabii o anda adının Lee olduğunu bilemiyorum. Tanıştık, öpüştük. Derken tip bana brifing vermeye başladı. ingiliz aksanıyla... hay ... zaten zor anlıyorum. önce "he he" deyip geçeyim dedim fakat herifçioğlu telsizlerden girdi silahlardan çıktı bir de hayvan gibi bir çelik yelek giydirdi üstüme. n'ooluyoruz la... falan derken bir de " atağa uğrarsak arabadan atlama" demesin mi? " dur" dedim. "dur" "baştan yavaş yavaş anlat, o'ları, u'ları da adam gibi telafuz et, ben seni tam dinlememişim Lee'ciğim" dedim. sağolsun anlattı bir daha.. fakat yine aynı şeyler. "gun" diyor "armır" diyor "dont jump, never liiiv dı kar, calm dawn" diyor.
üç araç gelmiş beni almaya; hayatta da, daha önce hiç binmediğim kadar büyük üç dene cip. "hay .... ne biçim iş la bu" diyorum bir yandan, diğer yandan "bu ingilizler çok tuhaf" diyorum. diyorum da diyorum... az önce giden üç dolar aklımdan tamamen çıkmış. "ben bu yılmaz'ı, cem'i ve berker'i sırayla kafa kafaya tokuştursam, elime ne geçer" (bu işe girmeme bir şekilde vesile olan insanlar bunlar) düşünceleriyle araç hareket etti. arabanın önünde bir anten var bildiğiniz ağaç kadar. kampa vardık. oda moda... yerleştim.
kamp resimleri ve maceraları yarın inşallah... maaşallah... şükran

taşkın - 28 Eylül 2011, 23:17'de yazıldı